”Düşünce akışı sizi kolayca sürükleyip götürebilecek muazzam bir devingenliğe sahiptir. Her düşünce çok önemliymiş gibi davranır. O dikkatinizi tamamen kendisine çekmek ister.
İnsanların kavramsal hapishanelerine hapsolmaları çok kolaydır.
İnsan zihni, bilme, anlama ve kontrol etme arzusuyla, kendi fikirlerini ve görüş noktalarım gerçek ile karıştırır. O, “Bu böyledir”.der. “Kendi yaşamınızı” ya da bir başkasının yaşamını veya davranışım her nasıl yorumlarsanız yorumlayın, herhangi bir durumu her nasıl yargılarsanız yargılayın, onun bir görüş-noktasından başka bir şey olmadığını, birçok olası perspektiften biri olduğunu idrak etmeniz için, sizin düşünceden daha büyük olmanız gerekir. O bir düşünce yığınından başka bir şey değildir. Ama, realite her şeyin iç İçe örülü olduğu, hiçbir şeyin kendi başına var olmadığı bir birleşik bütündür. Düşünmek realiteyi parçalara ayırır; o, realiteyi kavramsal parçalara ayırır.
Düşünen zihin yararlı ve güçlü bir alettir, ama yaşamınızı tümüyle o yönettiğinde, onun siz olan bilincin sadece küçük bir veçhesi olduğunu İdrak etmediğinizde, zihin çok sınırlayıcı da olabilir.”
”Aslında çok küçük şeyler bile kendimi mutlu hissetmeme yetiyordu. Ama bütün mesele, bu küçük şeyleri şu kocaman boktan dünyanın içinden bulup çıkarmaktı.
yaman çelişki
cok korkaklaştım bu yüzden ya gerçekleri göremiyorum ya da görmemem gereken kadar çok görüyorum. işin pis tarafıysa sadece kötü olanları görebilmem bu yüzden eğer gözlerim doğruyu seçiyor ise bile kötülerin yanındaki iyileri unutuyor hatta onları uyutuyorum. siyah taşlarla oynuyorum oysa benden baska oyuncu yok, hangisiyle kimi yendiğimin bir önemi yok. siyah ve beyazları tahtaya koyup sadece seyretmem lazım. bense çoğunlukta olan beyazları yenmeye çalışıyorum istemsiz stratejilerimle. beyazların veziri düşeli çok oldu fakat kaleleri hala elinde, oysa benim bir vezirim ve bir kaç piyonumdan başka bir şeyim kalmadı taraflılığımda. hırsımın üstünü örtmeli ve oyunu bırakmalıyım artık. çok güçsüzüm ruhen, işte bu yüzden gözü dönmüş bir komutan misaliyim, birini sevdiği için öldüren bir psikopat gibiyim. bu nasıl sevgi lan ve bu nasıl ızdırap.kendim miyim ki çözmem gereken, hala onu keşiflerdeyken. düşünüyorum acaba kendimi mi tanıyamadım hala? prensiplerim başka fikirlere imkan vermiyor bu yüzden deliriyorum. nasıl olabilir ki böyle birşey. olmamalı! hayır olmalı! olmamalı çünkü ben anlayamıyorum, öylesine salağım ki. anlayamamak! offff offf… başkalarını mı anlamaya çalışmalıyım? bunun için tecrübe edinmem gerekiyor fakat bu tecrübeyi kaldırmak çok ağır gelecektir. üstelik anlamadan sonlandığında, dava kapandığında ve yeni kanıtlar bulunamaz hale geldiğinde hele de eskiler yetersiz kaldığında değişimim işte o zaman çok hızlı olacak. kontrolsüz olacak. istenmeyen birimlere dönüşeceğim hayatta. yapabilecek bir şeyim yok şimdilik kendim olmaktan başka…
Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orda kimse yok demektir….
………………………………………………………………………..
nefesin nefesime karıştığında yaşıyorum ben, seninle anlam buluyor, seninle tükeniyorum. zamanım ilk kez boşa gitmiyor seninle ve bir o kadar boşa gidiyor yetmeyeceğinden bize .
böyle bir mutluluğun tükenişi bir insanı yok edecek güçtedir!
debelenmeme
bazen sebepsiz yere mutsuz oluyorum, kara bulutlar dolanıyor başımın üstünde. bugünlerde onlardan biri hatta bugün yağmur bile yağıyor farklı şiddetlerde. belki de diyorum mutsuzluğum sebepsiz değildir, yeterince düşünürsem bulabilirim nedenini, hatta içim korkudan titreyerek ya mutluluğum sebepsiz ise diyorum. insan sebepsiz yere böylesine mutlu olabilir mi ki ya, yok daha neler, çok saçma diyorum. mutsuzluk öğesine geri dönmek lazım fakat ufak bir ayrıntıya takılıyorum; düşünmek istemiyorum, biliyorum ki insan isterse mutsuzluk için binlerce sebep bulabilir ve bu sebepleri düşündükçe zihni de açılabilir. hatta o kadar çok açılabilir ki, gerçeklerin ötesini gerçek zannetmeye başlayarak mutsuzlukla sonsuza dek debelenebilir. insanın kendi gerçekliğinde boğularak pratik gerçeklikten uzaklaşması bir çıkmazdır. sonuçta zeki olmanın gerçek salaklık olduğunu farketmiş benliğimle mutluluğuma dönmeye çalışıyorum. ne kadar çok yükselirsek o kadar bulut çekiyoruz tepemize nede olsa. eğer yazmayı bırakmışsam tekrar, başarmışım demektir. geçici bir süre de olsa…
” bazı zihinler mutluluğa elverişli değildir. ”
bir de böyleleri var, az önceki yazımdan sonra karşılaştım tesadüfen, tuzu biberi oldu. kan beynime hızla hücum etti.
bazı cümlelere karşı seviye düşürülmek zorundadır
”sokak köpekleriyle mücadele etmek için hepsini bir barınakta toplayıp sığmayanların hepsine ötenazi yapmamız en radikal çözümmüş sonuçta bazıları insanları ısırıyormuş, çocukları hastanelik ediyormuş.” diyenlere;
”insan nüfusu çok arttı, şehirlere sığamıyor, ormanları doğayı katlederek kendimize de zarar verecek şekilde yayılıyoruz. sizin gibi bu doğaya sığamayanları topluca itlaf etmek en radikal çözüm sonuçta çoğumuz birbirimize zarar veriyor, bazılarımız çocukları dövüp, tecavüz edip, hastanelik de ediyoruz. ”
herşey insan içinmiş bir de, siktirin ordan. ha bir de yok ya öyle diye diretenler yanında saygısızlara;
kendin için olana değer gösteremiyorsan eğer bir gün elinde sana ait olacak hiç birşey kalmayacak!
siyasi görüşün nedir diye soruyorlar bana, anlatayım bir film repliğiyle kısaca
-lütfen ateş etmeyin ben polonyaliyim.
-neden o zaman o lanet olası alman paltosunu giyiyorsun?
-üşüyorum.
(the pianist)
benliğimizin eksik parçası:mutluluk
insan mutluyken ve herşey yolunda giderken söyleyecek birşeyi de olmazmış. yaşayabildiğinden olsa gerek, kelimeleri unutup her anın tadını çıkarması, kimliğinden soyutlanması. acılarımız güzel anlarımızdan daha çoktur, sebebi aslen algılarımız. algılardır kimliğimizi belirleyen işte bu yüzden kimliğinden soyutlanır insan mutluluğu olağanın dışındayken. aslında sebebi yeterince mutluluğu yakalamamış olmamızdır bu zamana kadar. neler yapabileceğimize hiç alışmamışızdır böyle anlarımızda, kimliğimizi mutluluk üzerine şekillendirecek fırsatı bulamamışızdır. işte bu yüzden yadırgarız kendimizi herşey güzel giderken ve bu yüzden tüm güzelliklerin içine ederiz bir süre sonra kendimize dönmek istediğimizden. bilinmeyenin korkusuna yenik düşer, alışılmışın güvenine sığınırız tekrar. oysa konu mutluluksa bizler ilk acısını tadacak bir çocuk kadar safızdır her deneyimde. mutluluklar acılardan daha çeşitlidir çünkü onlar benzemez birbirine. bir çocuğun ilk acılarından kaçacak bilinci yoktur işte bu yüzden öğrenir ve kimliklendirir kendini, mecburen ve istemsizce. zamanla herşeyden çok kazanabildiğimiz yetimiz olan kaçmayı unutabilmeliyiz mutlu olduğumuzda ki mutluluk işlesin benliğimize. işte o zaman, bu duygu bir yabancı olmaktan çıktığında, farkedeceğiz zaten kendimizi yaşadığımızı ve dönecek bir başka kendimiz olmadığını.
insanın kendi düşüncelerinin çakışması kadar kaotik bir şey var mıdır bu hayatta?
yansımalarımız dokunabilse bize çakışır mıydık hala?
Source: italian-bear



